Bayram Bölüm 1


Eskiden beri bayramlardan ve tatil günlerinden hiç haz etmem. Öyle küçükken geçirdiğim travmatik bir sebebi de yok esasen. ‘Bayram’ kelimesi mutlulukla özleştirilir güya ama kimse sormaz ‘hepimiz mutlu  muyuz ?’ diye. Mesela onca insan bayram yolculuklarında trafikte hayatlarını kaybediyor ama bir sonraki bayramda arkalarında bıraktıklarının ne hissettiklerini düşünen olmuyor.

Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü her biri birbirinden beter bu konuda… Annesini kaybetmiş biri için ‘anneler günü’nün ne hissettirdiğini düşünen yok. Neden olsun ki? Artık her şey ticari yeni dünya düzeninde. Nitekim son yıllarda dünyadaki ‘çift’ sayısı azaldığı için hedefini şaşıran ‘sevgililer günü’ , daha ziyade yalnız insanlar için düzenlenen partilerle ticari anlamda kendini kurtarmaya çalışıyor.

Üstelik son zamanlarda bayramlar tatil fırsatları haline geldi. Bütün bir seneyi bayrama denk gelen haftada tatil yapabilmek için çalışarak geçiriyoruz. Hal böyle olunca da gidilebilecek her yöne, akla gelebilecek her türlü vasıtayla yolculuk etmek son dakika kararıyla gerçekleşemeyecek bir durum olmaya başladı.

İnsanlar genelde uçak yolculuğundan endişe ettiklerini söylüyorlar ama bir bakıyorsun bayram geldi mi herkes havada, otobüs şirketleri uçak bileti fiyatına tarife belirliyorlar, hepsi tıka basa dolu. Özel arabanla gitmeye kalkışsan, bir kişi yolculuk yapacak diye dört kişinin bilet parasını benzine veriyorsun.

Genelde böyle olduğunda seyahatten vazgeçer, tatili evimde keyif yaparak, kitap okuyarak, dinlenerek geçiririm ama nedense bu sefer ben de ‘seferi’ olacağım diye inat ettim. Son çare olarak da demiryollarını kullanmaya karar verdim. Uzun yıllardır kullanmadığım bir vasıtaydı tren.
Nasıl olduysa kuşetli vagonda son anda bir kişilik yer buldum ve on küsur saat aynı kompartımanda yolculuk yapacağım hiç tanımadığım diğer üç kişiyi düşünmeden biletimi aldım.

Valiz hazırlamak benim için oldum olası çok kolay olmuştur. Son anda karar verip hazırlanıyor olsam bile çantamda olması gerekenler daima aklımdadır. Unuttuklarımı da gittiğim yerden temin edebilirim diye düşünürüm. Tıraş takımlarımı, telefonumun şarjını, nüfus kâğıdımı, paramı ya da onun yerini alabilecek kredi kartımı çantaya attığım sürece geride bıraktıklarım pek sorun olmuyor. Hatta tam bir beyin egzersizi olduğunu bile söyleyebiliriz bu hızlı düşünme safhasının.

Yaklaşık yarım saatte hazırladığım çantamı sırtıma alıp her şeyi kontrol ettikten sonra akşam trenine yetişmek üzere evden ayrıldım. İstasyona gidene kadar fark ettim ki aslında gitmeye çalıştığım yerin herhangi bir önemi yok. Asıl yapmak istediğim uzun zamandır hasretini çektiğim ‘yolculuk’ eylemi. Yine de İstanbul’u terk etmek, ardımda bıraktığım kimse olmasa bile daima beni hüzünlendirmiştir. Zorunlu çıkılan tatillerden, genelde beynimi de beraberimde götürdüğüm için gittiğim gibi geri dönerim. Ama bu defa gerçekten isteyerek yola çıkıyordum ve hiçbir beklentim yoktu.

İstasyona vardığımda plantonluktan trenimin hangi peronda olduğunu öğrendim. Bir hafta kadar sürecek olan tatil için gerekli olandan daha az eşyamın bulunduğu hafif sırt çantamla peronda ilerlemeye başladım. İnsan ancak peronda park halindeyken trenin bu kadar uzun bir vasıta olduğunu hissedebiliyor. Elimdeki bilete baktım; Pamukkale Ekspresi –Kuşetli Vagon no.6 - Ac4 –Kalkış Saati: 18.35.

Normal zamanda tembelliğimden, 6 no’lu vagonun gar binasına en yakın noktada olmasını tercih ederdim. Ancak bugün Avustralya yerlileri aborjinlerin, geride kalan ruhlarını beklemeleri gibi ben de ağır hareketlerle, hayatı hissede hissede, sindire sindire yaşamaya karar vermiştim. Gecikmelerin, gerçekte kaderin çizgisini pek de etkilemediğini kendime ispat etmek ister gibiydim. İnsanın hayat yolculuğunu kâğıda dökmek istesem, birbirlerine zincirin halkaları gibi bağlanmış baklava şekilleri çizerdim herhalde. Önümüze zaman zaman seçebileceğimiz güzergâhlar çıksa da, hayatımızın belli noktalarında kaderin belirlediklerini yaşamak suretiyle ‘kendimize ait’ baklavalı zincirimizi oluşturuyoruz sanki. Sonuç olarak, düğüm noktalarında yaşananlar ve ne zaman gerçekleştikleri belirli, fakat arada geçen süreçte olan biten ‘kişiye özel’ değişkenlik gösteriyor bana göre.

Tam olarak son vagon olmasa da, peronun sonuna yakın, park halindeki 6 no’lu kuşetli vagonu gördüm en sonunda. İlk dikkatimi çeken ise restoran vagonuyla aramızda sadece bir vagon bulunmasıydı.

Tek başına yolculuk yapanların vazgeçilmezidir ‘yemekli vagon’. Karnım aç değildi belki ama gecenin belli bir zamanında ya açlıktan, ya da kompartımandaki muhtemelen anlaşamayacağım diğer ‘kiracılar’ yüzünden kesinlikle ziyaret edeceğim adres orası olacaktı.

Önyargılar insanı genelde korkutur, özgürlüğünü kısıtlar. Sınırlar koydurur. Beklentilerini ortadan kaldırır. Yaşanacakları önceden bilebileceğini, daha önce hiç görmediği insanların kişilikleri hakkında sanki beraber büyümüş gibi fikir sahibi olunabileceğini düşünmesine neden olur. İşin kötüsü, zaman içerisinde düşüncelerinin gerçekliğine daha çok inanıp, kişinin yanılgıya düşmesi ise kaçınılmazdır. Haklı çıktığımız da olur elbette ama malum, nadiren gerçekleşen olaylara ‘tesadüf’ diyoruz. Üstelik öyle bile olsa başlangıçta belirlediğimiz sınırları kaldırmak da gayet zor.

Nitekim kompartımanın kapısını açtığımda karşılaşacağım manzara hakkında aşağı yukarı bir tahminim vardı. Tarlasında yetiştirdiği ‘organik’ soğanlar sayesinde yanaklarındaki ‘al’lığı yitirmemiş, üç kişilik Anadolulu bir aile olabilirdi mesela. Ya da UNESCO’nun dünya mirası listesinde yer alan Hierapolis’i, Apollo tapınağını, Pamukkale’yi ziyarete gelmiş bir turist grubu…

Kapıyı açtığımda ise tahminlerimin ‘karavana’ olduğunu gördüm. Karşılıklı iki sedir ve üstlerindeki yüklüklerden ibaret dar kompartımanda sağ sedirde yaşlı bir teyze, sol sedirde ise genç bir çift oturuyordu. Yaşlı teyze’yle gençlerin bir bağlantıları olmadığını hissedince ister istemez , ‘ insan bu yaşta tek başına yolculuk yapabilir mi acaba ?’ sorusu aklıma düştü. Daha yolculuk başlamadan uyku moduna almıştı kendisini, ama ne hikâyeleri vardı kim bilir?

Başımı sallamak suretiyle kibarca genç çifte selam verdikten sonra çantamın içinden yarısına geldiğim ve yolculuk sırasında bitirmeyi planladığım kitabımı aldım ve fazla gürültü etmemeye gayret ederek çantamı üstteki yüklüğe bıraktım. Usulca daha sonraları teyzenin yatağı olacak olan sedire oturdum. Karşımda duran gençlere tekrar bakıp, bu defa sözlü olarak selam verdim.

“ Merhaba. ”
“ Merhaba. ”
“ Merhaba. ”

‘Merhaba’ kelimesinin ‘benden size zarar gelmez’ manasına geldiğini öğrendiğimden beri bütün selamlaşmalarımda kullanmaya özen gösteriyorum. Kaldı ki gençlerden erkek olan , ‘ avlanma sahasına destursuzca giren başka bir erkek ’ ten dişisini koruma içgüdüsüyle bana sert bir bakış fırlatmıştı. Tabii hal böyle olunca da benim ‘merhaba’m tam yerini bulmuş oldu. Zira ben yirmili yaşlarda olduklarını tahmin ettiğim bu pırıl pırıl gençlerle iyi bir yolculuk geçireceğimiz kanaatindeydim. Onlara daha fazla rahatsızlık vermemek adına genç kızdan bakışlarımı kaçırarak, daha önce kaldığım yere ayraçla işaret koyduğum sayfasından itibaren kitabımı okumaya başladım.

Gözüm kitabımın sayfalarındaydı belki ama kulağım ister istemez gençlerin aralarındaki konuşmalara tanık oluyordu. Benim onlar için tehlike arz etmeyecek biri olduğum kanısına varınca genç adam fena halde rahatladı. Hatta öylesine rahatladı ki saçma sapan şeyler anlatmaya başladı. Ben o yaşlarda kız arkadaşlarımla neler konuşuyordum pek hatırlamıyorum gerçi ama bu adam tam bir felaketti.

Erkekler böbürlene böbürlene kızları nasıl tavladıklarından bahseder çoğu zaman ama gerçekte doğada seçici olan dişidir. Kızlar birlikte olmak istedikleri erkekleri belirlerler ve bunu da o kadar ustalıkla yaparlar ki, çoğu zaman kendileri bile ‘seçen’ değil de ‘seçilen’ olduklarına inanırlar. Ancak aralarındaki konuşmalara bakınca bu hoş kızın bu çocuğu isteme ihtimali sıfıra yakın diye düşündüm. Yine de kızların neler düşündüğüne pek akıl sır ermez.

Ben bunları düşünürken genç ‘adam’ , genç kızı etkilemek için şekilden şekle giriyor, okulda kullandığı kalemlerin her birinin neden farklı renklerde olduğunu sebepleriyle anlatıyor, annesinin bir sürü farklı kalem aldığı için kendisine kızdığından bahsediyordu. Bütün bunları yaparken de gayet güvensiz bir şekilde ayağını çişi gelmiş gibi sallıyor, kızımız da aynı şapşal edalarla çocuğun gözünün içine bakıyordu. Bütün bunlar yaşanırken ben de, gençlik ne güzel şey, hesabı kitabı ne kadar az, ne kadar doğal diye düşünmekten kendimi alamıyordum tabii.

Yine de ne zaman kadın erkek ilişkileri hakkında düşünsem aklıma peygamberdeveleri gelir. Hani şu dişisinin, çiftleşirken karnındaki yavrunun gelişimi için gerekli olan proteini, gerekçe göstermeksizin seviştiği zavallıdan sağlayan böcekler! 

İnsanlarla peygamberdeveleri bir değil elbette ama olayın temeli bir içgüdü nihayetinde. Her ne kadar bizler olayı yamyamlığa dökmesek de, varlığımıza özgü sinsilikle ve çoğu zaman da kibarlık kisvesi altında, sonuçta aynı temele dayanan davranışlarda bulunabiliyoruz. Ayrıca kızlar ile erkekler aynı hızla büyümüyorlar. Yaşlar birbirine yakınken kızlar karşı cinslerine oranla daha uyanık olabiliyor. Doğada seçimi dişilerin yaptığını da düşünürsek eğer, erkeklerin, karşı cinsinin doğru seçimi yapabildiğinden emin olması için biraz daha zamana ihtiyacı var diyebiliriz. Zira gençken yapılan tercihler genelde mutsuzluğa davetiye çıkartmak gibi geliyor bana.

Tam da gençlerin aralarında geçen incir çekirdeğini doldurmayan sohbetlerinin beni yolculuk esnasında doyuramayacağını düşünürken trenimizin kalkış düdükleri çaldı. Ve önce o koca demir yığınının ilk hareketini sağlayan darbeli kalkış, ardından ise yolcuların geride bıraktıkları ile vedalaşmasına izin vermek adına perondan ağır ağır uzaklaşma…

Trenin kalkışındaki darbe, yaşının seksen beşlere yakın olduğunu tahmin ettiğim teyzenin uyanmasına sebep oldu. Daha sonraları hepimize ‘ninni’ gibi gelecek olan o ritmik gürültüyü,  yeniliğe uyum sağlama sürecinde olan her birey gibi o da yadırgamıştı. Tek başına yolculuk yaptığına hala inanamadığım teyzeyle konuşmak için can atıyordum. Ama o henüz bizim farkımıza varamamış gibiydi. Sanırım uykunun vermiş olduğu sersemliğin de etkisiyle trende yolculuk ettiğini bile daha yeni yeni idrak ediyordu.

“ Saat kaç? ” , diye sordu bana dönerek.

Bayılıyorum yaşlı insanların hiç vakit kaybetmeden bodoslama konuya girmelerine. Ne gerek var değil mi kendini tanıtmaya? Vakitlerini, sorduğu sorunun cevabının, kaybedeceğimiz zamanda değişebilme ihtimalini dikkate alacak kadar verimli kullanabiliyorlar.
Adımın ‘Ahmet, Mehmet ya da Metin’ olmasının onun için bir önemi yok ki. Artık hepimizin aynı yöne gitmekte olan yolcular olduğunu anlayacak yaşa gelmiş ne de olsa.

“ Yediye yirmi var .”, dedim.
“ Daha yeni kalktık desene? ”
“ Evet.”

Dimağ yerindeydi. Anlamak çok zor olmamıştı. Trenin ne kadar önce hareket etmiş olabileceğini hemen hesaplayabilecek kadar matematiğe hâkimdi. Bunu yapabilmesi için kalkış saatini de hatırlamış olması gerektiğini düşünürsek hafızasını zinde tutan ‘korteks’inin de zarar görmemiş olduğu aşikârdı.

‘ İşte! ’ dedim kendi kendime saçmalaması daha az muhtemel bir yol arkadaşı. Üstelik enerjisi yettiği oranda beni yeni bir dünyayla besleyebilecek biri.

“ Çocuğun var mı? ”

Al işte. Damardan sorulmuş, dolaysız bir soru daha.

“ Yok .”, dedim.
“ Neden yok? ”
“ Evli değilim. Bekârım.”
“ Olmalı.” , dedi.

Bu kısa sözleri söylerken yüzü hiç gülmüyordu teyzenin. Adını bile bilmiyordum henüz ama ifadelerindeki yalnızlık ve acı, dolaysız olarak karşısındakine geçiyordu. Çok yaşamış olması bu yalnızlık hissini verebilirdi elbette ama belli ki daha fazlasını bünyesinde barındırıyordu.

Nitekim adı ‘Nafiye’ olan seksen sekiz yaşındaki bu teyzenin gayet acıklı ve inanması güç bir öyküsü vardı. Kendisi Boşnak göçmeniymiş. Balkan harbi sırasında Sırplar, annesi, babası ve kardeşlerini gözünün önünde katletmişler. Osmanlı subayı olan Recai Bey o dönemde on beş yaşlarında olan Nafiye teyzeyi himayesi altına alarak, bir başka deyişle kaçırarak kendi köyü olan Denizli Sarayköy’e getirip, evlenmiş. Bu evlilikten zaman içerisinde tam beş çocuğu olmuş. Fakat bu yaşa gelene kadar ne Recai Bey ne de çocukları hayatta kalmayı başaramamışlar. İki sene önce yaşayan son oğlunun, onarmak için çıktığı damdan düşerek ölmesiyle de geliniyle kalakalmışlar. Allah’tan gelini vefalı çıkmış da, sokağa atılmaktan kurtulmuş. Bayramdan önce İstanbul’da öğrenci olan torununu görmeye gelmiş. Gelini ile torunu Nafiye teyzeyi sıkıldıkça kargo paketi gibi trene koyup birbirlerine gönderiyorlar anladığım kadarıyla.

Doksanlı yaşlara yaklaşmış birinin her şeyi bu kadar net ifadelerle anlatmasına çok şaşırmakla beraber, bu kadar acının bir insanın beyninde her noktayı nasıl da güçlendirdiğini rahatlıkla görebiliyordum. ‘ Öldürmeyen şey insanı güçlendirir ’ dedikleri bu olsa gerek.

Nafiye teyze’yi dinlemek beni gerçekten allak bullak etmişti. O bile bu kadar acıyı yetmiş senede yaşamıştı. Oysa ben tamamını yirmi dakika gibi kısa bir süre içinde öğrenmiştim. Kendimi üst üste birkaç cenazeye gitmiş gibi hissediyordum. Duyduklarım bende geçici de olsa duygusal tahribata neden olmuştu.

Tam da o sırada kompartımanın kapısı aralandı ve bilet kontrolü için kondüktör geldi. Hepimizin biletlerini kontrol ettikten sonra saat dokuz gibi yastıklarımızı getireceğini ve on iki gibi de ışıkların azaltılacağını söyleyip gitti. Ardından ben de kendimi yemekli vagona attım.

Güzele geldiği söylenen akşam güneşi bizi yavaş yavaş terk etmeye hazırlanıyordu. Hava kararmadan hemen önce yanından hızla geçtiğimiz manzaraya eşlik etmesine izin verdiğim biramı yudumlarken bile henüz dinlediğim hikâyeyi bir türlü kafamdan çıkartamıyordum.

Ölümü hatırlamanın insanda biran evvel çoğalma dürtüsünü ateşlemesi sebebiyle en ‘afrodizyak’ mekânların ‘cenazeler’ olduklarını duymuştum bir zamanlar. Nafiye teyzenin anlattıkları da ben de aynı etkiyi yaratmış olacak ki, yemekli vagonun hemen girişinde aniden beliren sarışın güzellikle yakınlaşmak arzusunda buldum kendimi. Geceyi beklemeden içtiğim iki biranın da katkısı vardı şüphesiz bu yaklaşımda…

Sarışın dalgalı uzun saçları olan, otuzlu yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim yeşil gözlü bu güzel kız tamamı dolu olan yemekli vagondaki diğer insanlara göre görünüm olarak beni kendine daha yakın bulmuş olacak ki oturduğum masaya doğru yaklaştı.

“ Oturabilir miyim? ”
“ Tabii.”
“ Merhaba... Ben Filiz… Rahatsız etmiyorum sizi umarım ?”
“ Rica ederim. Aksine çok memnun oldum. Tek başıma bütün masayı işgal etmekten kurtardınız beni. Bu saatlerde yemekli vagon dolu olur genelde. Gece yarısına kadar da pek sakinleşmez... Benim adım Mehmet bu arada. ”
“ Memnun oldum.”
“ Ben de öyle.”

Gözlerimin içine bakarak konuşan bu güzel kızı bana Allah gönderdi diye düşündüm ilk başta. Rahatlığıyla, kendine güvenli halleriyle, etrafına yaydığı müthiş enerjisiyle beni hemen etkilemişti. Hafif çakır keyif olmanın da verdiği özgüvenle yalnız olduğumu hemen belirtmek istedim.
“ Sizde mi yalnız yolculuk yapıyorsunuz? ”
“ Yok hayır. Ablam ve eniştemle beraberiz. Bayram tatilini bahane edip Pamukkale’ye gidelim hep beraber dedik. İşlerimiz yüzünden birlikte tatile çıkamamıştık uzun zamandır… Ya siz? Bayram ziyareti mi? ”
“ Tam sayılmaz. Öncelikle İstanbul dışına atmak istedim kendimi biran evvel. Denizli’de akrabalarım var. Onları ziyaret ederken karar vereceğim ne yapacağıma... Kabalığımı bağışlayın. Sormayı unuttum... Ne içersiniz? ”
“ Ben de bir bira alabilirim aslında. Vaktimiz bol, sohbet uzayabilir.”, dedi gülümseyerek.

Haklı da çıkmıştı nitekim. Sohbet o kadar güzel devam etmişti ki biralarımızın ardından yemeklerimizi de birlikte yemekten müthiş keyif almıştık karşılıklı. Her şeyden konuşabiliyorduk. Siyaset, ekonomi, teknoloji ve hatta futbol… Neşeli biriydi Filiz. Gamsız gibi görünüyordu ama aslında herkes gibi bir sürü şeyi kafasına taktığı belli oluyordu. Her şeyden öte dünyaya bakış açısı tamamen protestolardan oluşuyordu. Adaletsiz olan her şeye şiddetle karşı çıkacak birisiydi.
Gece yarısı olduğunda vagonumuz bal kabağı olacak korkusuyla uyumak üzere kompartımanlarımıza dağıldık. Aynı vagonda yolculuk ediyorduk. Onların kaldığı kompartıman bizimkinin iki yanındakiydi. Eniştesi, ablası merak ederler düşüncesiyle istemeye istemeye güzel sohbetimizi sonlandırmak zorunda kalmış olmamız hiç hoşuma gitmemişti. Kim bilir biraz daha zaman geçirsek birbirimize açılabilirdik belki de.

Kompartımana girdiğimde Nafiye teyzenin bir bebek gibi uyuduğunu, karşısındaki çiftin ise onu uyandırmamak için aralarında fısıldaştıklarını gördüm. Nafiye teyze uzanarak uyuyunca bana ancak oturarak uyuyabileceğim bir alan kalmıştı. Biranın idrara dönüştükten sonra, içtiğimizden daha hızlı bir şekilde vücudu terk etmek istemesi yüzünden bir kez daha vagonun sonundaki tuvalete attım kendimi.
Deposu dolu araçların neden daha yavaş gittikleri, kompartımana dönüş yolundaki hızımdan çok net anlaşılıyordu. Işıkları sinsileşmiş kompartımanıma vardığımda uyumak üzere Nafiye teyzenin ayakucundaki kuşete oturdum.

Tam uykuya dalmak üzereyken kompartımanın kapısı usulca aralandı.
Filizdi gelen… Yemek sırasında benden ‘aşırdığı’ çakmağımı bana geri getirmişti. Uykum kaçarsa sigara tüttürürüm rüzgâra inat diye düşündü belki… Belki de bahane etti çakmağı… Bir kere daha görmek istedi beni uyumadan önce…
Aslında hangi düşünceyle geldiğinin bir önemi yoktu benim için.
Fakat o kadar güzeldi ki Filiz; hem beni çok etkiliyor, hem de çok korkutuyordu.

‘ Tabiattaki en güzel renkler, en ölümcül zehirlerin habercisidir.’ diye duymuştum yıllar önce bir belgeselde. Şimdi de bu cümle beynimde sürekli kendini hatırlatıyor ve beni, Filiz’e karşı kendimi korumam gerektiği konusunda uyarmaya çalışıyordu.

Filiz çakmağı bıraktı ve kendi kompartımanına geri döndü. Ben de tüm bu düşünceler ve gözlerimi kapattığımda beliren güzel yüzü eşliğinde uykuya daldım.   

                                      ***

Saat dört gibi boncuk boncuk terleyerek uyandığımda hala görmüş olduğum rüyanın etkisindeydim.

Bir sihirbaz vardı…
Önünde bir masa, masanın üzerinde siyah uzun fötr şapkalardan iki tane. Hani şu içinden tavşan çıkanlardan…
Şapkaların içlerinin boş olduğunu gösteriyor sihirbaz bana.
Ardından masaya ters bir şekilde koyup yerlerini değiştiriyor…
Benim işaret ettiğimin içinden beyaz bir tavşan çıkıyor. Mızıkçılık yapıp diğerini gösteriyorum. Fakat o şapkadan da beyaz tavşan çıkıyor…
Hiç anlam veremesem de bu rüyaya hafif ürkerek uyanmıştım.
Tabii içtiğim biraların yaptığı ağız kuruluğunun da bunda etkisi vardı. Fakat yine de gördüğüm rüyalarda benim için önemli olan semboller değil, hissettiklerim olmuştur her zaman.
Dolayısıyla ürkmüş olmak beni bir hayli korkutmuştu…

Sebebini bilemesem de genelde hislerimi harekete geçiren rüyalar, bana sonradan gerçek dünyada da kendilerini göstermeyi ihmal etmemişlerdi şimdiye dek. Yani başıma pek de hoşuma gitmeyeceğini tahmin ettiğim olayların gelme ihtimali bir hayli yüksekti.

Kendime gelmeye çalışırken kompartımanın kapısının sakince aralandığını fark ettim. O saatte kompartımanın kapısını zorlayan birinin niyeti, ya boş yatak bulmak ya da hırsızlık yapmaktır diye düşündüm.

Fakat yine yanılmıştım… Filizdi gelen… Saat sabahın dördünde hem de…
Artık bu gelişin tek bir anlamı vardı benim için!

Kompartımandan dışarı çıkıp vagonun sadece bir kişinin geçmesine imkân tanıyan o dar koridorunda hızlı adımlarla kendimize yalnız kalabileceğimiz bir yer aramaya başladık. Geçerken bütün kompartımanların kapılarını kontrol ediyorduk. Kalkışta tamamen dolu olan trende, ilerleyen saatlerde ara istasyonlarda inenler sayesinde boş kompartımanlar bulmak mümkün olabilirdi belki. Nitekim bir sonraki vagonda terk edilmiş bir tane bulduk. İçeriye dalıp, sanki ilk andan beri oradaymışız gibi kapısını sürgüledik…

Sevişmemiz sırasında bize eşlik eden trenin ritmik melodisi ve yakalanma korkusu, normalin üstünde hazlar yaşamamıza imkân vermişti. Hayatın ne kadar kısa sürdüğüne dair yeterli derecede ikna olmuş olmalıyım ki, doğaya inat duruşumu da sonuna kadar belli etmek istercesine karşıma çıkan ilk fırsatı değerlendirmiştim. Filiz güzelliğiyle her şeyin dozunu daha da arttırıyor, kasığındaki yılan dövmesi ile de seksi olmanın sınırlarını zorluyordu…

Birkaç dakikadan ibaret muhteşem anların sonunda, kondüktöre yakalanmamak için alelacele kompartımanı terk ettik. Beraber uyuyamamamız haricinde her şey mükemmeldi. Kompartımanıma döndüğümde bana kalan küçücük alana rağmen yorgunluktan bebekler gibi uykuya daldım.

                                      ***

Sidikliye geldiği söylenen sabah güneşinin gözümün içine girmesine pek aldırış etmeden ısrarla uyuyabilmeme rağmen, kondüktörün “ son durak! son durak! ” ikazlarını kulak arkası edemedim. Zaten ‘zat-ı muhterem’in yastığımı almasıyla da uyku faslı kendiliğinden sona erdi...

Bütün gece boyunca sadece kendi gürültüsünü dinlediğimiz trenin içinde şimdi tam bir ‘curcuna’ kopuyordu. Yolculuk boyunca eşyalarını dağıtanlar toparlanma telaşındaydı… Kimi terliğinin kaybolan ‘tek ’ini arıyor, kimi ise bir şeylerini trende unutmama telaşında... Filizle geçirdiğimiz sıcak dakikalar esnasında bizim pek de hissetmediğimiz ‘ayaz’ dediğimiz soğuk, diğer yolculara eşofman üstlerini giydirmeyi başarmış. Sabah olduğunda ise, güneşin etkisiyle ortaya çıkan hatırı sayılır sıcağı hesaba katmayanlar kısa kollu giysilerini bavullarından çıkartmaya çalışıyordu.

Nafiye teyze hepimizden önce uyanmış, daha önce kim bilir kaç kez seyrettiği manzaraya dalan gözlerle bakıyordu… Belki kaybettiklerini, belki de sıranın ona ne zaman geleceğini düşünüyordu, kim bilir?

Kondüktörün bu defa hakkını vererek kullandığı “son durak!” nidaları eşliğinde tren istasyonda durdu. Ben de Nafiye teyzeye yardımcı olmak için koluna girdim kompartımandan çıkarken. Vagonun yüksek rıhtlı merdivenlerine geldiğimizde, kendisini karşılamaya gelen gelinine teslim ederek, Nafiye teyzenin ellerinden öpüp vedalaştım.

Trenden inmeden Filizlerin kompartımanına doğru yöneldim. Yükleri çoktur, yardım ederek belki ailesinin sempatisini kazanırım diye düşündüm. Üstelik biran evvel onu görmek istiyordum. Kompartımanın kapısına geldiğimde tam da tahmin ettiğim gibi hala valizlerini bir araya getirmeye çalışıyorlardı. Kapının hemen önündeki Filiz’e,
“Günaydın”,dedim.
“Günaydın.”

O sırada ablası ve eniştesiyle tanışmak için kompartımanın kapısından içeriye doğru baktığımı görünce,
“Tanıştırayım sizi.”, dedi. “ Ablam Aysun… Eniştem Hüseyin…”

Ablası Aysun o esnada üst yüklüklerdeki valizlerini almak için kollarını yukarıya doğru uzatmıştı. Üzerindeki kısa bluz biran için yukarı doğru çıkınca, kasığındaki yılan dövmesinin bir kısmı göründü…

Üstelik Aysun, Filiz’in birebir aynısıydı… Sadece aralarındaki ayna görünmüyordu…

Donakalmama biraz şaşıran ve ağzımdan belli belirsiz kaçan,
“Aman Allahım !” tepkisine pek anlam veremeyen Filiz hafifçe kızarak,
“Allah Allah! Hiç mi duymadın tek yumurta ikizi diye bir şey? ”,dedi ve devam etti, 

“Ablam dediysem altı üstü beş dakika büyük benden. Benden daha hızlı davranmış, hepsi bu! Karıştırılmayalım diye dövme yaptırdı kendisine… Herkesin göremeyeceği bir yerde ama olsun, en azından eniştem tereddüt yaşamıyor.”

Bütün bunları gülerek anlatırken o çok eğleniyordu belki ama ben kendi adıma aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Aysun ise oldukça rahattı bütün bu konuşmalar esnasında. Sırrımızı açık edemeyeceğimi düşünüyordu herhalde. Sanki bu oyunu daha önce başkalarına da oynamış gibiydi.

Hem ne diyebilirdim ki? Kocası karşımda, ikizi yanımda… Her şeyi berbat edip ortalığı karıştırmak istemeyeceğimi doğru tahmin etmişti.
Kompartımanın o dar koridorundan elimde Filizin valiziyle geçerek trenden indim ve peronda onları beklemeye koyuldum…